Type Here to Get Search Results !

deneme | dalgınlıklar istikameti (m. sencer gümüşay)

 

Dalgınlıklar İstikameti


  Meşkuk bakışlar dağıtarak geçtiğim sokaklardan, brüt griliklerin şikayetiyle aklıma bir soru takılıyor: "Yürürken niye hiç gökyüzüne bakmıyorum?". Muhakkak iyi kalemler ve şairler, senin ve benim gibi insanlar, hatta dilini anlamadığımız her türlü mahlukat o veya bu şekilde bu bin sırra sahip uçsuz bucaksız gökyüzünü fark etmemiz için bize telkinlerde bulundu ama ben de bir kez daha bunu tekrarlamadan duramıyorum. Koca çirkin binaların arasından dahi ne kadar kudretli ve etkileyici duruyor. Biraz zorlasam belki içimde güzel bir şeyler uyandıracak kadar sonsuz bir görüntüsü var, hatta belki biraz zorlasam gözlerim doluverecek. Bu sonsuza dolan mucizenin aksine içimde bir boşluk büyüyor. Ruh denilen görünmez ve varlığına emin olamadığımız şüpheyi kesin bir kararlılıkla yokluğa itebilmek adına tüm gayretini sarf ediyor. Çabası ve garezi bana mı ya da içimde filizlenmeye niyetlenmiş adına belki umut belki de çok daha isimsiz, niteliksiz ve bir ad kazanmaya hak kazanamamış bir kırıntıya mı, sezemiyorum. Ruhumdan emin değilim ama onu yutmaya yeltenen bir boşluğun varlığından eminim. Varlığından emin olamadığım bir şey içinse savaşmaya hiç kuvvetim yok.

  Hınca hınç olmasa da eser miktarda, benimkinden hallice bezmiş kellelerle dolu bir tramvaya atıyorum kendimi. Bizleri bu kadar bezdiren hayata bu kadar sıkı bağlanmamıza hayret ediyorum. Nefretiyle beraber artan yaşama bağlılık ve ölüm korkusu, hepimizin hayatında bir noktada tadacağı bir ikilem herhalde. Artan mal varlığıyla onu kaybetme korkusunu ise sadece şanslı bir zümre tadabilecek.  Sonra imtihanı erken bitmiş bir öğrenci gibi etrafı izliyorum. Birkaç zamandır hayatı da bu minvalde yaşıyorum. Önümde duran kâğıdın yarısı boş veya kaldırabileceği kelime miktarı kısıtlı diyebilirim. Gerçi, sonuçların bir önemi var mı? Zil çalınca hep birlikte teneffüsteyiz. Tabii düşen bir uçak idare eder gibi yaşadığım günlerim de olmuştu, hem de yükseliyorum sanıyordum o sıralarda. Can havliyle kendime bir paraşüt bulup atlamam gereken yerde İkarus’un heyecanını tattığım günlerim. Sanrılarımızın kurbanı, keşkelerimizin eseriyiz, zaman zaman da esiri oluyoruz. Mühim değil bunlar, elbet sandıklarımız gerçekleşmedikçe ceplerimize keşkeleri dolduracağız ama iyi ki dediğimiz şeyleri har vurup harman savurmaya devam edeceğiz. En cimri olmamız gereken böyle durumlardaki cömertliğimize de anlam veremiyorum.

  Araçtan inip, duraktan çıktıktan sonra surlara paralel, surları izleyerek yürüyorum. Bulutlarla İstanbul benimle dalga geçer gibi ahenk içinde birbirine karışıyor. Dünya adeta vazgeçmeye ikna olduğum gayretime sıkıysa kalk git diyor.  Kulak verince aklımdan geçenlere, ben de nasıl sıkı sıkıya hayata bağlandığımın farkına varıyorum. Bu bağların farkındalığıyla yaşamanın işi zorlaştıracağını düşünüyorum. Çünkü her türlü farkındalığın insanı, hayatını olduğu gibi yaşamaktan alıkoyduğunu ve zorlaştırdığını düşünüyorum. Yüreklere, hassas noktalarımıza dokunan örneklerle de anlatmayacağım bunu, aşırı somut bir örnek kullanacağım: Nefes almak. Her saniyemizde durmadan devam ettiğimiz ve bizim bilincimiz dışında gerçekleşen bu eylem üzerine biraz bile düşünsek, oluşan farkındalığın ardından alıp verilen birkaç dakikalık nefes kümesi bize eziyet gibi gelir. Hayatına farkındalığı sokan bir faninin aklında farkındalığının eziyetinin haricinde hemen ardından belirli sorular belirmeye başlar. Çoğu zaman bu soruların belirli bir cevabı olmadığı için ne soruları ne de kaynağı olan farkındalığı arkasında bırakabilir. Hayatın akışına kapılmışken bu akıştan kopmamızı veya akışın dik eksenine doğru batmamıza neden olacak şeyleri fark etmemiz de bizi zorlayabilir. Yağmur birikintilerinden kaçmaya çalışırken bağcıklarımın çözüldüğü ve ciddi şeyler bile anlatırken küçümseyici bakışlar ve/veya sorulardan kaçınmak için sahte nüktedan bir hale büründüğümü fark ediyorum ben de. Mesela bunu fark ettiğime göre artık birilerine ciddi bir şey anlatmaktan kaçmanın yollarını da bulmam gerekir.

  Surların içindeki eski orijinalliğinin üstüne yeni yerleşimcilerinin ihtiyaç sonucu eklediği bölmelerle birbirine başından beri kenetlenmiş gibi duran işçi evleriyle dolu mahalleyi boydan boya geçiyorum. En başından beri böyle olmak için kurulmuş bir düzensizlik tarafından sarılmış olduğumun hissine kendimi teslim ediyorum. Yaşamın kendi keyfine göre evrilen şiddetli kararlığı karşısında ona uymaktan haz alan birisi değilim. Yine de etrafımı çevreleyen insanlar olmadığı takdirde bir müddet kendimi bu esintinin içinde savrulan bir yaprak gibi hissetmeyi seviyorum. Zaten tüm kuvvetiyle üzerimize koşan ihtimallerin içinden kendi planladığımızın(!) olmasını sağlayan da bu esinti içinde şartların büyük oranda tesadüfi olarak oluşması değil mi? İyi şeyleri biz elde ederiz ama kötü olan her şey kaderin sillesi, bedbahtlıktır. Böylece tesadüflere minnet duymamıza, hatalarımızı kabul etmemize ve incelememize gerek kalmaz.

 Varmam gereken sokağa girince beni karşılayacak sorunlara günlük sıkıntılara muhtaç olduğumu anlıyorum. “Anahtarı unutmuşuz, ne yapalım?” sorusuyla bana yaklaşan adamın endişesine karşılık tebessüm ediyorum. İstikametim değişti, dalgınlıklar yolumdan kayboldu. Artık hem çözmem gereken gerçek sorunlarım var hem de endişesini paylaştığım insanlar.

- Mustafa Sencer GÜMÜŞAY


Yazarımızın diğer yazıları için tıklayınız.



Tags

Yorum Gönder

0 Yorumlar
* Yorum yapmayı unutmayın.